top of page

Gül ve Diken: Zıtlıkların Birlikte Güzelliği

  • Yazarın fotoğrafı: semra alpay
    semra alpay
  • 24 Mar
  • 3 dakikada okunur

Gül ve Diken: Zıtlıkların Birlikte Varoluşu


Modern dünya, insanı dikensiz bir hayat illüzyonuna hapsederek varoluşun en temel yasasını unutturmuştur: Zıtlıkların birliği. İnsan zihni; hayatı konforlu seçeneklerden ibaret bir düzen sanıp yalnızca iyiye, güzele, zenginliğe ve kolaya talip olurken, aslında imkânsızın peşinde koşmaktadır. Bu tek yönlü arayış, insanı hayatın derinliğinden koparır; çünkü hayat, tek başına “iyi”den değil, karşıtların geriliminden doğar.


Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki o meşhur ayeti (Fe inne me’al usri yusrâ) açıklarken önemli bir yanılgıya işaret eder: Zorluk ve kolaylık “art arda” değil, birlikte var olur. Onlar, atomun içindeki artı ve eksi gibi aynı anın içinde, aynı hakikatin iki kutbu olarak bulunurlar. Bu nedenle hastalık olmadan sağlığın, yoksulluk olmadan zenginliğin, ayrılık olmadan aşkın gerçek bir karşılığı yoktur. Darlık (usr) tecrübe edilmeden ferahlık (yusr) idrak edilemez. Karanlık, ışığın görünür hâle gelmesini sağlayan zorunlu zemindir.


Bu hakikat, yalnızca dinî bir söylem değil; insanlık düşüncesinin müşterek keşfidir. Herakleitos’un ifadesiyle, “Zıt olan şeyler bir araya gelir ve en güzel uyum, zıtlıklardan doğar.” Nietzsche’nin “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” sözü, acının dönüştürücü doğasını vurgular. Carl Jung ise aydınlanmanın, ışığı hayal etmekle değil, karanlığın bilincine varmakla mümkün olduğunu söyler. Farklı zamanların ve disiplinlerin bu ortak vurgusu, insan tecrübesinin değişmez bir yasasına işaret eder.


Bu denge, bilimsel düzlemde de karşılığını bulur. Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’ın belirttiği üzere, kaos (zorluk) olmadan kozmos (düzen) ortaya çıkmaz. İnsan beyni durağan bir konfor içinde körelir; ancak baskı ve zorluk anlarında yeni sinaptik bağlar kurarak gelişir. İnşirah Suresi’nde ifade edilen “şerh-i sadr” (göğsün genişlemesi), çoğu zaman bir rahatlığın değil, bir sıkışmanın ardından gelen dönüşümün adıdır.


Mevlânâ’nın veciz ifadesiyle: “Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.”

Bu söz, insanın en çok kırıldığı yerden derinleştiğini anlatır. Çünkü insan, acıdan kaçarak değil; onunla yüzleşerek genişler. Göğsün daraldığı, nefesin sıkıştığı anlar; aslında içsel kapasitenin büyüdüğü, hakikatin içeri sızdığı anlardır.


Modern yorumlarda “gülü seven dikenine katlanır” sözü çoğu zaman yanlış bir zemine taşınmakta, özellikle ilişkiler bağlamında bir tür tahammül öğretisine indirgenmektedir. Oysa burada kastedilen, insan onurunu zedeleyen, yıpratıcı ve tek taraflı ilişkileri meşrulaştırmak değildir. Aksine bu ifade, varoluşun yapısal gerilimine işaret eder; sevginin ve anlamın, kaçınılmaz bir karşıtlıkla birlikte doğduğunu anlatır. Modern dünyanın “toksik ilişki” olarak adlandırdığı durum ise bu ontolojik gerilimden farklıdır: Orada karşıtlık değil, dengesizlik; gelişim değil, tükeniş vardır. Bu ayrım yapılmadığında, hakikate dair bir söz kolaylıkla yanlış bir katlanma ideolojisine dönüşebilir.


Bu bağlamda “gülü seven dikenine katlanır” sözü, basit bir sabır öğüdü değildir; varoluşun yapısına dair derin bir kavrayıştır. Diken, yalnızca acı veren bir unsur değil; aynı zamanda gülü koruyan, ona değerini kazandıran ve onu “gül” yapan unsurdur. Diken ortadan kalktığında gül sıradanlaşır; anlamını ve kıymetini yitirir.


İnsan ilişkileri de bu hakikatin dışında değildir. Kadın ve erkek, farklılıklarıyla bir araya geldiklerinde anlam kazanan iki ayrı varoluş hâlidir. Bu farklılık, bir kusur değil; ilişkinin estetiğini ve derinliğini mümkün kılan şeydir. Ne var ki modern dünyada bu karşıtlık, bir zenginlik olarak değil; aşılması gereken bir engel gibi görülmektedir. İnsanlar artık birlikte güzelleşmek yerine, birbirini törpüleyerek aynılaşmaya çalışmaktadır. Oysa aynılaşma, uyum değil; yavaş bir silinmedir. Belki de bugün ilişkilerin bu kadar kolay dağılmasının sebebi, farklılıkla birlikte kalabilme cesaretinin giderek kaybolmasıdır. Gül ve diken hâlâ vardır; fakat artık çoğu insan yalnızca gülü istemekte, dikeni ise hayatın dışına itmeye çalıştıkça gülü de kaybetmektedir.


Modern çağın bir diğer paradoksu da insanın giderek birbirine benzemeye başlamasıdır. Bedenler, yüzler ve hatta arzular bile tek tip bir estetik anlayışın kalıplarına doğru çekilmektedir. Güzellik, sanki nesnel ve değişmez bir ölçüymüş gibi sunulmakta; belirli yüz hatları ve beden oranları idealize edilmektedir. Oysa bu “ideal” çoğu zaman tarihsel ve kültürel olarak inşa edilmiş bir kabuldür. İnsan, kendine özgü olanı keşfetmek yerine bu kalıplara yaklaşmaya çalıştıkça kendi varoluşundan uzaklaşır.


Eğer herkes aynı yüz hatlarına, aynı beden ölçülerine sahip olsaydı, güzellik hâlâ bir anlam taşır mıydı? Güzellik, ancak farklılıkların yarattığı karşılaşmada ortaya çıkan bir değerdir. Her şeyin birbirine benzediği bir dünyada, ne dikkat çekici olan kalır ne de hayranlık uyandıran. Çünkü estetik, tekdüzelikte değil; çeşitliliğin kurduğu gerilimde anlam kazanır.


İnsan da böyledir:

Acıdan kaçtıkça yüzeyselleşir,

zorluktan kaçtıkça küçülür,

karanlıktan kaçtıkça kendi ışığını tanıyamaz.


Modern çağın en büyük yanılgısı, hayatı steril hâle getirme çabasıdır. Oysa steril bir hayat, aynı zamanda steril bir ruhtur: derinliksiz, tecrübesiz ve kırılgan. Gerçek güç, korunmuşlukta değil; karşılaşmada doğar.


Modern insan, bu gerçeği bilmesine rağmen konfor alanına sığınarak kendini koruduğunu zanneder. Oysa bu kaçınma hâli bir korunma değil, hayatın imkânlarından bilinçli bir geri çekiliştir. Acı yaşamamak adına risk almayan, incinmemek için bağ kurmayan, kaybetmemek için sevmekten kaçınan insan; yalnızca acıdan değil, anlamdan da uzaklaşır. Çünkü hayat, tam da bu karşılaşmaların, bu sıkışmaların ve bu gerilimlerin içinde açığa çıkar. Her şeyden kaçınan insan, hayatı da ıskalar.


İnşirah Suresi bu yüzden bir teselli değil, bir yasa bildirir:

Zorlukla birlikte kolaylık vardır.

Ayrı değil. Sonra değil. Aynı anda.


Gül ve diken gibi.

Aşk ve ayrılık gibi.

Varoluş ve yokluk gibi.


Ve nihayetinde hakikat şu cümlede düğümlenir:

Hayat, dikenlerinden arındırıldığında değil; dikenleriyle birlikte sevildiğinde anlam kazanır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page