top of page

Zamanın Şahitliği ve Mazeretin Çöküşü

  • Yazarın fotoğrafı: semra alpay
    semra alpay
  • 14 May
  • 3 dakikada okunur


“Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazeretini kaldırmıştır.”

Buhari

Bazı sözler vardır; yalnızca bir öğüt ya da ahlaki bir kural değil, doğrudan varoluşun merkezine fırlatılmış sert bir hükümdür. Bu söz; yaratıcının kuluna çektiği nihai bir "vakit bitti" çizgisidir. Anlamı çok nettir: 60 yıl boyunca sana verilen mühlet, her türlü arayış, hata ve deneyim için fazlasıyla yeterliydi. 1966’nın Ağustos sıcağında başlayan bu yolculuk, 2026’nın eşiğine geldiğinde o ilahi hükümle yüzleşiyor: Artık saklanacak, ertelenecek ya da "henüz hazır değilim" denilecek hiçbir boşluk kalmadı.


Gençlik: Kötü İnanç ve Ertelenmiş Hakikatler


Gençlik, bir anlamda en büyük yanılsamadır. İnsan gençken kendisini sürekli bir "oluş hâlinde", ucu açık bir imkân olarak kabul eder. Hatalar geçici birer sapma, yönsüzlük ise arayışın doğal bir parçası sayılır. Bu evrede Jean-Paul Sartre’ın "Kötü İnanç" (Mauvaise Foi) dediği sarmala düşeriz: Kendi seçimlerimizin sorumluluğundan kaçmak için sürekli dışsal mazeretler üretiriz.


Fakat zaman aktıkça trajik bir kırılma yaşanır: İnsan, özünde hiç değişmediğini fark eder. Zaman insanı dönüştürmez; sadece netleştirir. Çocukken korkulan karanlık yaşlandıkça başka bir isim alır; fakat insanın içindeki o ham çekirdek hep aynı kalır. 60 yıl, o ham kumaşın yırtılıp altındaki çıplak hakikatin ortaya çıkması için konulmuş ilahi bir sınırdır.


Mazeretin İflası ve Varoluşsal Çıplaklık


Belirli bir eşikten sonra mazeretin çökmesi, artık “henüz vakit vardı” diyebileceğimiz o sığınağın yıkılmasıdır. Zaman, bir "ihtimal" olmaktan çıkıp radikal bir "muhasebeye" dönüşmüştür. İnsan ilk kez hayatını takvimsel değil, ilahi bir muhasebeyle okumaya mecbur kalır. “Ne kadar yaşadım?” sorusu o an anlamını yitirir. Varoluşun sorduğu asıl sarsıcı soru şudur: “Ben, kendi hakikatimden ne kadar uzak yaşadım?”


Modern insanın trajedisi ölüm değil, kendi varlığına yabancılaşmış olmasıdır. Kariyerler, steril ilişkiler ve bitmek bilmeyen dünya telaşı; çoğu zaman kendimizi bulma çabası değil, kendimizden kaçma yöntemidir. Hadisin çizdiği bu sınır, mazeretin iflasıdır. Sana verilen 60 yılın her saniyesi mazeretini yok etmek için oradaydı.


Planların İflası: Durmanın Cesareti


Nitekim bu satırlar, sadece bir teori değil; hayatın tam ortasında kırılan bir fay hattının sarsıntısıdır. Düne kadar "şunu da yapayım, bu borcu da kapatayım" diyerek, bitmek bilmeyen planlarla dünya işlerinin peşinden koşmak, aslında geleceği sonsuz bir zaman deposu sanma yanılgısı ve ilahi sınırdan kaçma çabasıydı.


Fakat o uykusuz saatlerde, tasarlanan tüm o gelecek planları bir iskambil kağıdı gibi yıkıldığında gerçeğin çıplaklığıyla irkilir insan. Zaman sinsice arkamızdan çekilirken odanın karanlığında bir ses yankılanır: “Nereye gidiyorsun?” Bunca telaşla, bitmeyen borçlarla, ertelenmiş hakikatlerle nereye gidiyorsun?


İşte o an anlarsın ki: Vakit kalmadı. Gerçekten vakit kalmadı. "Neyin planını yapıyorum? Olmayan bir geleceğe hangi mazereti borçlanıyorum?" sorusu, mazeretlerin bittiği yerdir. Artık "oldurmaya" çalışmaktan vazgeçip "olanı" seyretmeye başlamak, mazeretsiz bir yorgunluktan kurtulup o büyük dürüstlüğe geçmektir.


Dünya ve Hakikat Arasındaki Son Eşik


Mazeretin kaldırılması, bir cezalandırmadan ziyade varoluşsal bir soyunma, bir çıplaklıktır. İnsan artık kendi hakikatinin önünde saklanamaz. Dünya için çalışmak artık bir mülkiyet hırsı değil, bizden sonrakilere bırakılan bir "selam", bir "nizam" borcudur. Hazır olmak ise, o borcun mazeretlerini kalbinde öldürmek, tüm o "ertelenmiş hakikatleri" serbest bırakmaktır. Mazeretim bitti; çünkü artık her şeyi olduğu gibi görüyorum. Şimdi, sadece bu halimle; mazeretsiz, savunmasız ve uyanığım.


Bu uyanış, korkulu``` bir çaresizlik değil; büyük ve sarsılmaz bir teslimiyettir. Çünkü insan ancak mazeretleri bittiğinde gerçekten teslim olabilir. Bu teslimiyet, dünyadan el etek çekmek değil; aksine, planların kölesi olmayı bırakıp anın ve hakikatin şahidi olmaktır. Artık rüzgâra karşı beyhude kürek çekmiyorum; nehrin akışını, zamanın sahibini ve kendi çıplak varlığımı kabul ediyorum. En büyük özgürlük, mazeretlerin bir yük gibi sırttan düştüğü o son teslimiyet anıdır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page