Modernizmin Eril Tahakkümü : Dişil Cevherin İnfazı
- semra alpay
- 29 Oca
- 4 dakikada okunur
Nihilist bir penguenin buzla kaplı hakikatinden, modernizmin betonla kaplı yanılgısına sert bir geçiş yapıyoruz. Penguen bize "her şeyin boş olduğunu" fısıldamıştı. Peki, modern insanın içini kemiren bu derin boşluk hissi sadece evrenin anlamsızlığından mı ibaret? Yoksa mesele; o anlamı doğuracak, besleyecek ve büyütecek olan rahmi, yani "dişil enerjiyi" kendi ellerimizle boğmuş olmamız mıdır?
Medeniyet dediğimiz bu devasa çark, dişlilerinin arasına sadece doğayı değil, insan ruhunun en naif, en sezgisel ve en yaratıcı yarısını da alıp öğüttü.
Betonun ve Hızın Diktatörlüğü
Modernite; varoluşun iki temel sütunundan biri olan "eril" kutbu—yani eylemi, hızı, mantığı, fethi ve inşa etmeyi—ilahlaştırdı. Buna karşılık "dişil" olanı—yani seziyi, durmayı, beslemeyi, kabullenmeyi ve döngüselliği—bir zayıflık alameti sayıp bodrum katına kilitledi.
Zamanı döngüsel bir nehirden, üzerinde nefes nefese koştuğumuz doğrusal bir banda dönüştürdük. Nehirlerin akışına barajlar, duyguların akışına mantık duvarları ördük. Sadece ölçülebilen, tartılabilen ve paraya çevrilebilen şeylerin değerli olduğu bir dünyada, ruhun "görünmez" ihtiyaçları buharlaşıp gitti.
Erkeğin İçindeki Sürgün: Çölde Su Aramak
Ancak bu tahakkümün en gizli ve en sarsıcı yarası, sanılanın aksine sadece kadında değil, erkekte açıldı. Dişil enerji su gibidir; sert değildir ama kayayı deler. Erkekler bu hayati "su"dan mahrum bırakıldıkça, iç dünyaları birer çöle dönüştü. Çölde susuz kalan her canlı gibi, modern erkek de serap görürcesine o kaybettiği "dişil serinliği" her yerde aramaya başladı.
Bugün erkekte gözlemlediğimiz pek çok arayışın, kimlik krizinin ve bitmeyen öfkenin ardındaki o derin boşluk; aslında cinsel değil, tinsel bir açlıktır. Erkek, kendine yasaklanan o şefkatli kıyıları özlüyor. İçindeki dişil parçayla bağı koparılan her ruh, serapların peşinde kaybolur. O dışarıda aranan "öteki", aslında insanın kendi içsel bütünlüğüne, yani kendi doğasındaki o yumuşak ve sezgisel cevhere duyduğu yakıcı hasrettir. Dişilliği öldürmek, erkeği kendi içinde bir mülteciye dönüştürmüştür.
Çölleşen Ruhlar ve Gözleri Bağlı Tanrıça
Dişil enerjinin kuruduğu yerde hayat çölleşir. Modernizm, kadına toplumda yer açtığını iddia ederken bile ondan aslında "erilleşmesini" talep etti. Bugün "güçlü kadın" denildiğinde, genellikle eril arenada erkekleşmiş yöntemlerle savaşan, duygularını bir zafiyet gibi saklayan profiller alkışlanıyor.
Oysa asıl güç, sezgisel görüdür. Gözleri bağlanan şey sadece kadın değil, insanlığın basiretidir. Elimizdeki kum saati, akıp giden ve bir daha geri gelmeyecek olan o kadim bilgeliğin, "oluş" halinin son demlerini saymaktadır.
Sonuç: Dengeye Çağrı
Modernizmin eril tahakkümü sürdürülebilir değildir. Çünkü sadece "yapmak" üzerine kurulu bir dünya, "olmak" halini unuttuğunda kendi ağırlığı altında çökmeye mahkumdur. Çatlayan sadece heykeller değil, kolektif ruhumuzdur.
Çözüm, eril olanı yok etmek değil; sürgüne gönderdiğimiz o dişil bilgeliği, şefkati, yavaşlığı ve doğayla uyumu yeniden hayatın merkezine davet etmektir. Aksi takdirde, inşa ettiğimiz bu görkemli beton kuleler, kendi ruhumuzun mezar taşlarından başka bir şey olmayacak.
---
**Yazı Serisi: Medeniyetin Kayıp Yarısı - Bölüm 1**
*Ceride.co*
Nihilist bir penguenin buzla kaplı hakikatinden, modernizmin betonla kaplı yanılgısına sert bir geçiş yapıyoruz. Penguen bize "her şeyin boş olduğunu" fısıldamıştı. Peki, modern insanın içini kemiren bu derin boşluk hissi sadece evrenin anlamsızlığından mı ibaret? Yoksa mesele; o anlamı doğuracak, besleyecek ve büyütecek olan rahmi, yani "dişil enerjiyi" kendi ellerimizle boğmuş olmamız mıdır?
Medeniyet dediğimiz bu devasa çark, dişlilerinin arasına sadece doğayı değil, insan ruhunun en naif, en sezgisel ve en yaratıcı yarısını da alıp öğüttü.
Betonun ve Hızın Diktatörlüğü
Modernite; varoluşun iki temel sütunundan biri olan "eril" kutbu—yani eylemi, hızı, mantığı, fethi ve inşa etmeyi—ilahlaştırdı. Buna karşılık "dişil" olanı—yani seziyi, durmayı, beslemeyi, kabullenmeyi ve döngüselliği—bir zayıflık alameti sayıp bodrum katına kilitledi.
Zamanı döngüsel bir nehirden, üzerinde nefes nefese koştuğumuz doğrusal bir banda dönüştürdük. Nehirlerin akışına barajlar, duyguların akışına mantık duvarları ördük. Sadece ölçülebilen, tartılabilen ve paraya çevrilebilen şeylerin değerli olduğu bir dünyada, ruhun "görünmez" ihtiyaçları buharlaşıp gitti. Sonuç; dumana boğulmuş bir gökyüzü ve ürettiği metal yığınlarının ortasında çatlayan, ruhsuz bir medeniyet heykeli.
### Erkeğin İçindeki Sürgün: En Derin Yara
Ancak bu tahakkümün en gizli ve en sarsıcı yarası, sanılanın aksine sadece kadında değil, erkekte açıldı. Medeniyet, binlerce yıldır erkeğe "sarsılmaz bir kaya", duygusuz bir "savaşçı" ve yorulmak bilmez bir "üretici" olmasını emretti. Bu süreçte erkek, kendi içindeki yumuşaklığı, şefkati ve sanatsal sezgiyi—yani kendi doğasındaki "dişil cevheri"—söküp atmak zorunda kaldı.
Bugün modern erkekte gözlemlediğimiz o derin tatminsizlik, kimlik krizleri ve bitmeyen öfke; aslında cinsel değil, tinsel bir açlıktır. Erkek, kendine yasaklanan o "şefkatli kıyıları" özlüyor. İçindeki dişil parçayla bağı koparılan her ruh, çölde kalmış bir yolcu gibi serap görür. O dışarıda aranan "öteki", aslında insanın kendi içsel bütünlüğüne, yani bastırdığı dişil doğasına duyduğu yakıcı hasrettir. Dişilliği öldürmek, erkeği de yarım bırakmıştır.
Çölleşen Ruhlar ve Gözleri Bağlı Tanrıça
Dişil enerjinin kuruduğu yerde hayat çölleşir. Modernizm, kadına toplumda yer açtığını iddia ederken bile ondan aslında "erilleşmesini" talep etti. Bugün "güçlü kadın" denildiğinde, genellikle eril arenada erkekleşmiş yöntemlerle savaşan, duygularını bir zafiyet gibi saklayan profiller alkışlanıyor.
Oysa asıl güç, sezgisel görüdür. Gözleri bağlanan şey sadece kadın değil, insanlığın basiretidir. Elimizdeki kum saati, akıp giden ve bir daha geri gelmeyecek olan o kadim bilgeliğin, "oluş" halinin son demlerini saymaktadır.
Sonuç: Dengeye Çağrı
Modernizmin eril tahakkümü sürdürülebilir değildir. Çünkü sadece "yapmak" üzerine kurulu bir dünya, "olmak" halini unuttuğunda kendi ağırlığı altında çökmeye mahkumdur. Çatlayan sadece heykeller değil, kolektif ruhumuzdur.
Çözüm, eril olanı yok etmek değil; sürgüne gönderdiğimiz o dişil bilgeliği, şefkati, yavaşlığı ve doğayla uyumu yeniden hayatın merkezine davet etmektir. Aksi takdirde, inşa ettiğimiz bu görkemli beton kuleler, kendi ruhumuzun mezar taşlarından başka bir şey olmayacak.
---
**Yazı Serisi: Medeniyetin Kayıp Yarısı - Bölüm 1**
*Ceride.co*



Yorumlar