top of page

Modern İnsanın Mesafe Estetiği

  • Yazarın fotoğrafı: semra alpay
    semra alpay
  • 19 Nis
  • 3 dakikada okunur

Şeffaf Ama Geçirgen Değil: Modern İnsanın Mesafe Estetiği

Modern hayatın en görünmez etkisi, insanı kötülükten uzaklaştırması değil; kötülükle kurduğu ilişkiyi dönüştürmesidir. Bugün mesele, acının varlığı ya da yokluğu değil, onun insan üzerindeki bağlayıcılığının zayıflamasıdır. Acı artık insanı durduran, yönünü değiştiren bir deneyim olmaktan çıkar; kısa süreli bir dikkat hâline indirgenir ve ardından akışın içinde kaybolur.

Bu durum, yüzeyde teknolojik bir değişim gibi görünse de aslında daha derin bir kırılmaya işaret eder: insanın hakikatle kurduğu bağın zayıflaması. Kur’an’da geçen “Dünya hayatı sizi aldatmasın” (Lokman, 33) uyarısı, tam da bu kırılmanın merkezine oturur. Aldanış, gerçeği hiç görmemek değildir; gerçeği görüp ona karşı bağ kuramamaktır.

Kur’an’da başka bir ifade bu durumu daha da keskinleştirir: “Gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur” (Hac, 46). Modern insanın sorunu da tam olarak budur. Görme kapasitesi artmış, fakat kalbin bağ kurma yetisi zayıflamıştır. Hakikat görünürdür, ama etkisizdir.

Modern insan hakikatten kopuk değildir. Aksine, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla hakikate maruz kalır. Ancak bu yoğunluk, beklenenin aksine duyarlılığı artırmaz; onu seyrelterek etkisizleştirir. Çünkü sürekli maruz kalınan her şey, bir süre sonra eşik değerini kaybeder. Duygu süre ister; kesintiye uğradığında anlamını yitirir.

Bu noktada Guy Debord’un “gösteri toplumu” kavramsallaştırması açıklayıcıdır. Debord’a göre modern insan, dünyayı doğrudan yaşamaz; temsiller aracılığıyla deneyimler. Gerçeklik, yaşanan bir şey olmaktan çıkar, izlenen bir şeye dönüşür. Bu dönüşüm, insan ile gerçeklik arasına görünmez bir mesafe yerleştirir.

Bu mesafe, modern öznenin konumudur.

Jean Baudrillard ise bu durumu bir adım ileri taşır ve artık gerçeğin yerini simülasyonların aldığını söyler. Burada mesele, gerçek ile kurgu arasındaki farkın kaybolması değil; gerçeğin de kurgu gibi tüketilebilir hale gelmesidir. Bir yıkım görüntüsü ile bir eğlence içeriği aynı akışta yan yana durduğunda, aralarındaki ontolojik fark silikleşir. İkisi de izlenir, ikisi de geçilir.

Bu yüzden bugün yaşanan şey duyarsızlık değildir. Daha incelikli bir durum söz konusudur: duyarlılığın süreksizleşmesi.

Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, bu süreksizliği anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Kalıcılığın yerini geçiciliğin aldığı bir dünyada, duygu da kalıcılığını yitirir. İnsan hisseder, fakat yeterince uzun süre hissedemez. Yeterince uzun sürmeyen hiçbir duygu ise sorumluluğa dönüşmez.

Bu kırılmayı yalnızca sosyolojik değil, zihinsel düzeyde de okumak gerekir. İsmail Hakkı Aydın’ın dikkat çektiği gibi, sürekli uyarana maruz kalan bir zihin derinlikli düşünme kapasitesini kaybeder. Dikkatin bölünmesi, yalnızca düşünceyi değil, empatiyi ve vicdanın sürekliliğini de parçalar. İnsan artık düşünemediği için değil, duramadığı için hissedemez.

Dolayısıyla modern insanın sorunu, kötülüğü görmemesi değildir.


Sorun, gördüğü hiçbir şeyle yeterince uzun süre bağ kuramamasıdır.

Bu bağ kopuşu, Kur’an’daki başka bir uyarıyla daha da anlam kazanır: “Onların kalpleri vardır, fakat onunla anlamazlar” (A’râf, 179). Burada sorun bilgi eksikliği değil, anlamın kalpte yer bulamamasıdır. Modern insan da bilir, görür, hatta konuşur; fakat bu bilgi, davranışa dönüşecek kadar derinleşmez.

Tam da bu noktada, İbrahim–İsmail kıssası modern insanın konumuna radikal bir karşılık sunar. İbrahim, gördüğü bir rüyayı yalnızca yorumlayan bir özne olarak kalmaz; onu eyleme dönüştürür. İsmail ise bu çağrıya, “Emrolunduğun şeyi yap” diyerek karşılık verir (Saffat, 102).

Bu sahnenin belirleyici yanı, bilginin tereddütsüz biçimde eyleme dönüşmesidir. Burada hakikat, izlenen ya da tartışılan bir şey değil; yerine getirilen bir sorumluluktur.

Modern insan ise tam tersine, hakikati sürekli ertelenebilir bir alanda tutar. Görür, anlar, hatta etkilenir; fakat bu etki süreklilik kazanmaz. İbrahim ile modern insan arasındaki fark, inanmak ile yapmak arasındaki mesafede ortaya çıkar.

Bu kopuş, mekânsal bir metaforla daha görünür hale gelir: içerisi ve dışarısı. İçeride kurulan hayat süreklilik, konfor ve kontrol üzerine inşa edilirken; dışarıdaki gerçeklik parçalı, kesintili ve uzaktır. Aradaki cam, modern deneyimin en güçlü imgelerinden biridir.

Cam şeffaftır: her şeyi gösterir.


Ama geçirgen değildir: hiçbir şeyi içeri almaz.

Modern insanın dünyayla kurduğu ilişki tam olarak budur.


Görür, ama etkilenmez.


Tanık olur, ama dahil olmaz.

Bu durum klasik anlamda bir ahlaki çöküş değildir. Daha karmaşık bir dönüşümdür: ahlaki işlevin zayıflaması. Artık sorumluluk, eylemden ziyade farkındalık düzeyine indirgenmiştir. Bilmek yeterli sayılır; yapmak ertelenir, çoğu zaman da gereksizleşir.

Bu nedenle modern insan kötü değildir.


Ama iyilik artık onun için zorunlu değildir.

Sonuçta ortaya çıkan tablo bir çelişki değil, tutarlı bir sistemdir. Sürekli akış, sürekli dikkat kayması ve sürekli tüketim üzerine kurulu bir düzen, doğası gereği süreklilik gerektiren hiçbir şeyi taşıyamaz. Ne duygu, ne düşünce ne de sorumluluk bu yapı içinde kalıcı olabilir.

Camın ardındaki dünya,


bir sahneye dönüşmüş durumda.

İnsan bakıyor, izliyor, geçiyor.

Çünkü sahnede olan hiçbir şey,

onun hayatına dahil değil.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page